All for Joomla All for Webmasters
Cuma, 28 Ekim 2016 23:41

TBMM FETÖ Komisyonundan Notlar-3

Öğeyi Oyla
(0 oy)

15 Temmuz Fetöcü Darbe girişiminin araştırılması için Kurulan TBMM Araştırma Komisyonunda bilgisine başvurulan isimler arasında bulunan Eski Genelkurmay Başkanı E. Orgeneral Işık Koşaner'in dinlendiği komisyon tutanaklarının ilk bölümünü aşağıda okuyabilirsiniz.

26.10.2016

BAŞKAN – Değerli arkadaşlar, Komisyonumuzun öğleden sonraki bölümünü açıyorum.

Hoş geldiniz Sayın Koşaner, buyurun.

GENELKURMAY ESKİ BAŞKANI SEBAHATTİN IŞIK KOŞANER – Hoş bulduk.

BAŞKAN – Saat konusunda biraz aksamalar oluyor. Biraz öteledik, sizi de beklettik, kusura bakmayın. Ama, tabii, elimizde olmayan nedenler oluyor, milletvekillerimiz ve Komisyon üyelerimizin sorularıyla süre biraz uzayabiliyor.

Bizim davetimize icabet ettiniz. Hoş geldiniz diyoruz.

(Katılımcı tanıtıldı)

Kameraman arkadaşlara teşekkür ediyoruz. Görüntülerini aldılar, vazifelerini yaptılar. Biz basınımıza gerekli kolaylığı sağladık. Tabii, tarihî bir gün ve ifade alıyoruz. O bakımdan, çok teşekkür ederiz.

Çok değerli Komisyon üyesi arkadaşlarım, değerli milletvekilleri; şimdi, az önce arkadaşımızın kısa öz geçmişini okuduğu eski Genelkurmay başkanlarımızdan Sayın Işık Koşaner’in gündemimize ilişkin değerlendirmelerini alacağız. Daha sonra, soru-cevap bölümü olacak.

Usulümüz şöyle Sayın Koşaner: Bizim Araştırma Komisyonu olarak görevimiz, 15 Temmuz kanlı darbe girişimini, bu girişimi gerçekleştiren Fetullahçı terör örgütünü tüm yönleriyle araştırarak sonucunda alınması gereken önlemleri ortaya çıkaracak bir çalışma, araştırma yapmak.

Soruşturma komisyonu değiliz. Bu konuda adli makamların yaptığı soruşturmalar bağımsız olarak devam ediyor, bizim onlara bir müdahalemiz söz konusu değil. Tabii, bu dönemde davet ettiğimiz isimler arasında Genelkurmay başkanlarımızın kendi dönemine ait vereceği bilgiler fevkalade önemli. 

Darbe girişimini birlikte yaşadık, siz gözlemlediniz; bu çerçevede, biz sizlerden ilk yirmi dakikada serbest olarak bir değerlendirmenizi -elbette ki süreyi doldurmak zorunda değilsiniz ama azami sürenin yirmi dakika olduğunu düşünerek bir değerlendirmenizi- daha sonra da benim ve arkadaşlarımın size tevcih edeceği konuyla alakalı sorulara cevaplarınızı istirham edeceğiz.

Tekrar teşekkür ederek sözü size bırakıyorum.

Buyurun Sayın Koşaner.

GENELKURMAY ESKİ BAŞKANI SEBAHATTİN IŞIK KOŞANER – Sağ olun.

Sayın Başkan, Komisyonumuzun değerli üyeleri; öncelikle, 15 Temmuz gecesi hayatını kaybeden kahraman şehitlerimizi minnetle, şükranla ve rahmetle anıyorum, yaralılarımıza acil şifalar diliyorum. Bu Komisyonumuzun çalışmaları sonunda ulaşılacak sonuçların da bir daha böyle bir olay olmasın diye alınacak tedbirlere faydalı katkılar sağlamasını gönülden temenni ediyorum.

Efendim, biraz evvel de belirtildiği gibi, ben Fetullahçı terör örgütünün eylemlerinin bir suç olarak telakki edilmediği dönemde görevdeydim. O dönemde herkesin de çok iyi bildiği gibi, basına da yansıdığı gibi, kitaplar yazıldığı gibi örgütün öğrenci evlerinden söz ediliyordu.

Burada indoktrine edilen insanların özellikle askerî okullara sokulmaya çalışıldığı söyleniyordu. Tabii sadece askerî okullara değil, yargı sistemimize, dış işlerimize, millî eğitim sistemimize sokulmaya çalışıldığı herkes tarafından bilinen bir gerçekti. Örgütün dünyanın birçok ülkesinde okulları vardı. Bu okullar yurt içinde, yurt dışında faaliyet göstermekteydiler. Bir okul olarak telakki edildiği için herhangi bir araştırma vesaire söz konusu olmuyordu. Yine, örgütün o dönemde dâhi çok güçlü mali kaynakları olduğunu herkes biliyor. Bağışlardan, vakıflardan vesaireden gelen kaynakları olduğunu biliyor ve yine, herkes hemfikirdi ki örgüt kendine yandaş bir nesil yetiştirmeye çalışıyor; bu da, hiç gözlerden kaçan bir olay değildi. Bu tabii ki asker olarak bizim de dikkatlerimizi çekmekteydi.

Tedirgindik, takip ediyorduk ama yapılacak bir şey de yok idi, en fazla yapacağımız şey, bu faaliyetleri hakkında yetkili makamlarımızı bildiğimiz kadarıyla bilgilendirmekti. Daha evvel huzurlarınıza gelen eski komutanımız tarafından da bu iş zaten açık açık size söylenmişti. Ancak bu olayların nihai bir amacının olduğundan hiçbir şüphemiz yoktu. Bu olaylar niye yapılıyordu, neden bu gençler evlerde indoktrine ediliyordu, okullar neden açılıyor, ne olacak, sonunda ne amaçlanıyor? Bunu düşünüyorduk ve bundan endişe duyuyorduk. Tabii bu endişelerimiz 15 Temmuz gibi bir olay olacak şeklinde kesinlikle değildi, o zaman böyle bir şeyi aklımızın ucundan bile geçirmezdik.

Sık sık “Neden bu dönemde silahlı kuvvetler kendisini korumadı, tedbir almadı?” diye sorularla karşılıyor basından takip ettiğimiz kadarıyla. Efendim malumunuzdur ancak kısaca tekrar etmek istiyorum: Silahlı kuvvetlerin kışla hudutları dışarısında herhangi bir istihbarat yapması, birini takip etmesi, bir faaliyette bulunması söz konusu değildir, böyle bir görevi de yoktur, yetkisi de yoktur, yasalar da buna imkân vermez. Bizim istihbarat dediğimiz faaliyetimiz, kışla sınırları içerisinde veya tatbikat arazisinde vesaire personelimizce takip etmekten ibarettir. Peki, o zaman ne olacak? Bize gelen tüm bilgiler MİT’ten ve Emniyetten gelen bilgilerdi, onlara itibar etmek durumundaydık. Oradan gelen bilgilere göre tahkik edip, eğer bilgileri teyit edebiliyorsak, bu personelin silahlı kuvvetlerinden ilişiğinin kesilmesine çalışıyorduk. Bunun için de tek bir yöntemimiz vardı: Yüksek Askerî Şûra toplantılarında böyle personelin silahlı kuvvetlerle ilişiğini kesmek; ancak bilgiye, belgeye dayandığı şekilde. Mahkemeye gitmekle olmuyordu. Mahkemeye verseniz bile zaten beş sene sürüyor, o zamana kadar atı alan Üsküdar’ı geçtiği için mahkeme işi olmuyordu. Yüksek Askerî Şûra kararları o dönemde yargıya da kapalıydı. Ancak Yüksek Askerî Şûra kararlarıyla silahlı kuvvetlerden personel ayrılması çeşitli şekillerde yanlış yorumlanarak, bazı basın tarafından halkımıza yanlış anlatılarak sanki “Namaz kılan atılıyor, işte içki içmeyen atılıyor.” gibi bir propaganda yapılarak Yüksek Askerî Şûra’daki faaliyetlerimiz bizim engellenmeye çalışıldı.

Tabii ki yetkili makamlar da bundan -sanıyorum- etkilendikleri için bir süre sonra bu faaliyetlerimize şerh koymaya ve böyle şahısların silahlı kuvvetler dışına çıkarılmasını önlemeye başladılar. Tabii bu, son sekiz, dokuz yıldır aşağı yukarı bu şekilde silahlı kuvvetler kendini koruyamaz duruma geldi. Koruyamaz duruma gelince ne oldu? Bu kişiler yerleştiler, güçlendiler, rütbe de aldılar, yetkili makamlara da geldiler. Tabii ki yetkili makamlara gelmeleri yine örgüt tarafından üretilen sahte bilgi ve belgelere dayalı açılan davalar sayesinde Türk silahlı Kuvvetlerinin önemli kadrolarının göz göre göre tasfiye edilmesiyle mümkün oldu. Ben, 2010-2011 dönemdi Genelkurmay Başkanıydım, o dönemde -çok iyi hatırlanacağı gibi, daha bazıları devam da ediyor- Ergenekon, Balyoz, İrticayla Mücadele Eylem Planı, Poyrazköy, Kafes, Askerî Casusluk, Amirallere Suikast gibi daha birçok benzeri neye dayandığı daha sonra ortaya çıkan bir süre davalar yürütülmekteydi.

Ancak bu davaların bir planın bir parçası olduğu ayan beyan tarafımızdan hissedilmekte ve anlaşılmaktaydı. Davaların konuları, adları farklı farklı olmasına rağmen amaçları Türk Silahlı Kuvvetlerinin kamuoyu nezdinde itibarını sarsmak ve istedikleri personeli silahlı kuvvetlerden uzaklaştırmak idi. Bu, açıkça görülüyordu ve personelimizin, tabii ki suçlanan personelimizin, biz suçlu olmadıklarını gayet doğal olarak biliyorduk. Neden biliyorduk? Biz ben o zaman 46’ncı yılımdaydım- kırk senedir, kırk beş senedir bu kurumun içerisinde olan bir insan kimin suçlu olup olmadığını çok iyi anlayabilirim efendim. Ancak konular yargıya intikal etmiş olduğu için “Yargıya müdahale ediliyor.” denilmesin diye sesimizi yükseltmek imkânımız tabii ki olmadı, yargı kendi işlevini yürüttü.

Eğer uygun görülürse bu davalardan benim zamanımda başlayıp bir aşamaya kadar gelen Balyoz isimli davadan biraz daha teferruatlı söz etmek istiyorum ve burada başımıza gelenleri anlatmak istiyorum: Balyoz davası 20 Ocak 2010 tarihinde basında yer alan haberler üzerine, bir gazetecinin savcıya bavul dolusu evrak vermesi vesaireyle başladı.

Hemen akabinde iş yargıya intikal etti ve ifadeye çağırmalar ve mütakiben tutuklamalar başladı. Ama ilk andan itibaren -tabii o anda başka davalar da var, tecrübeliyiz, onu izah etmek isterim- daha ifade veren şahıs savcının odasından çıkmadan ifade metni basında yayımlanmaya başladı. Tamamen bir hukuksuzluk ilk andan itibaren gözümüze çarpmaya başladı.

Yine, birtakım basında silahlı kuvvetlerini fırsattan istifade karalamak için yoğun bir kampanya başladı. Hukuksuz uygulamalar dikkatimizi tabii ki hemen çekti. Şöyle bir örnek vermek istiyorum: 4 Nisan 2010 tarihinde savcılar 75-80 kişi için tutuklama kararı aldı hatırlarsınız muhakkak- bu kararlar aceleyle rastgele alınmıştı. İstanbul başsavcı vekilimiz, kendisine haber verilmediği için bu tutuklama kararlarının hepsini iptal ettirdi çünkü olayın şekli yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlamıştı ve 2 savcıyı da görevden aldı ve tutuklamalar durduruldu. Balyoz davasıyla ilgili iddianame Temmuz ayının 19’unda, bizim 10. Ağır Ceza Mahkemesinde oy birliğiyle kabul edildi 19 Temmuzda. Temmuz ayını takip eden ayda, ağustos ayında bizim Yüksek Askerî Şûra toplantımız, terfilere yönelik Şûra Toplantımız vardır. Bu toplantının hemen öncesinde, 19 Temmuzda kabul edilen iddianamenin hemen akabinde, 102 personelimiz için tutuklama kararı çıkarıldı süratle, Şûraya yetişmesinler diye. Bunların içerisinde 30’u muvazzaf olmak üzere, 19’u da emekli olmak üzere general ve amiraller vardı. Sayısı o kadar önemli değil çünkü yoğun itirazlar karşısında 6 Ağustosta 11. Ağır Ceza Mahkemesi tutuklamaları kaldırdı. O, 2010 yılındaki Yüksek Askerî Şûra bu sıkıntılı dönem içerisinde yapıldı. Dava devam etti, 16 Aralık tarihinde duruşmalar başladı, 196 sanıklı duruşma başladı. Efendim mahkeme başlamadan iki gün evvel mahkemenin hâkimi değiştirildi -bunlar bilinen şeyler, hatırlatmak için arz ediyorum, isimleri filan da var ama herhâlde söylemem gerekmez- bir başka hâkim verildi. Bu hâkim sayesinde dava devam etti ve 11 Şubat 2011 tarihine geldiğimiz zaman mahkeme salonunda bulunan 196 sanıktan 186’sı hakkında savcı tarafından tutuklama talebi istendi. Mahkeme 163’ü için tutuklama kararı verdi, salonda bulunan 133 kişi o anda bulundukları yerde tutuklandılar, 11 Şubat 2011 tarihinde. Ayrıca 29 kişiye de yakalama kararı çıkarıldı. Tutuklama kararı verilen 163 sanığın 27’si general, amiral olmak üzere 42’si emekliydi, 28’i general amiral olmak üzere 121’i ise muvazzaf askerlerdi. Bu karar hakikaten silahlı kuvvetler camiasında bizim üzerimizde bir şok etkisi yarattı “Bu nasıl mahkeme?” diye. Zaten mahkemeler hakkında bazı şeyleri biliyorduk söyleniyordu ve bu olaydan sonra da yine tutuklamalar münferit olarak devam etti. Bununla sanki paralel gibi 29 Temmuzda da bir yan dava olan İnternet Andıcı davasında tekrar 7 general, 22 diğer rütbeli asker hakkında yakalanma kararı çıkarıldı.

Bakın temmuz ayının sonuna geldik. Yine, önümüzde 2011 yılının Yüksek Askerî Şûra toplantısı var. Bu toplu tutuklamalar tabii ki silahlı kuvvetlerinde derin bir üzüntü ve infial yarattı, tutuklu aileleri perişan oldular. Delil olarak sunulan belgelerdeki çok bariz çelişkiler, yanlışlar hiç dikkate alınmadı. Tutukluların istediği tanıklar mahkeme salonuna getirilmedi, dinlenmedi. Gerekli yerlere bilirkişi incelemeleri yaptırılmadı, yaptırılanlar da mahkeme tarafından dikkate alınmadı. Davanın seyrini değiştirebilecek deliller dikkate alınmadı, dosyaya konuldu, sonra arşivlerden çıktı. Uzak ülkelerden kendi ayağıyla koşarak gelen askerî personel olduğu hâlde, kaçma şüphesi tutuklamaya bir neden olarak gösterildi. Silahlı kuvvetlerden mahkeme tarafından istenen her türlü bilgi belge tarafımızdan süratle mahkemelerimize ulaştırıldı, kimse aksini benim dönemimde söyleyemez. Bu durum, tutukluluğun cezaya dönüştürülerek farklı bir amaca hizmet edildiği düşüncemizi güçlendirdi. Bizce tutukluluk şu anlama geliyordu: Suçsuz olduğuna emin olduğumuz insanlar hürriyetlerinden mahkûm bırakılıyordu, aileleri de cezalandırılıyordu, tutuklu personelin tabii asker oldukları için sivil olsalar belki böyle olmaz ama istikballeri karartılıyordu, personel tutuklandığı için -en önemli konu- yerleri yani işgal ettikleri kadrolar boşaltılıyordu, buraya birileri tarafından başkaları getirilmek üzere; bu da, ayan beyan belliydi. Bu durumda ne yapmamız lazım diye tabii ki gayret sarf ettik. İnsanlara hürriyetlerini iade etmek için, geleceklerini karartmamak için, tutukluluk nedeniyle görev yerlerinin boşalmasını ve başkaları tarafından doldurulmasını önlemek için personelimizin görevlerinin başında kalması gerekiyordu bizim düşüncemize göre. Bu nasıl olacak, mahkeme devam ediyor? Öyleyse bir yasal düzenleme yaparak davaların tutuksuz yargılama şeklinde yürütülmesini sağlamak amacımız oldu. Tabii, bir yasal düzenleme gerekiyor, yargıya müdahale etmek katiyen değil, bir düzenleme yapılarak bunun yapılması gerektiğini düşünüyorduk. Tabii, bu şekilde tutuksuz yargılama yapılabilirse davalar aynen devam edecek tutuksuz olarak, sanıklar görevlerinin başında olacaklar, normal usullere göre terfi eden edecek, etmeyen emekli olacak, gayet normal usullere göre devam edecekti. Boş kadrolar olmayacağı için buralara birilerinin doldurulmasının da önüne geçilecekti. Aileler üzerindeki moral çöküntüsü de kaldırılmış olacaktı.

Efendim, bu düşüncelerle, yetkili makamlar nezdinde tutuksuz yargılamanın sağlanması için elimden gelen bütün gayreti gösterdim, askerî terbiye çerçevesinde, sorumlu olduğum makamlara defalarca ısrarla bunun mahzurunu, “Nereye gidiyoruz? Bakın, amacı bu işin budur.” şeklinde anlatma gayreti içerisinde oldum. Sanıyorum anlattım, sanıyorum anlattım ama çok iyi bilindiği gibi belirgin bir destek sağlayamadık ancak bir defasında -bunu da söylemek vazifemdir- adını hatırlayamadığım bir kanunda bir değişiklik yaparak tutuksuz yargılama imkânı yaratabileceğimiz Sayın Başbakanın da o zaman bulunduğu bir toplantıda kabul edildi, hemen o düzeltmeyi yaptık, kanunlar kararlar dairesine gönderdik. Bir saat sonra basına yansıttılar “Askerlere özel muamele yapıyorlar.” diye, Hükûmet geri çekmek zorunda kaldı. Bunu da hatırlatmak isterim. Böyle şartlar altında idik.

Ben, bu tutuklu, 11 Şubat ve sonrasında tutuklu olan personelin 2011 Yüksek Askerî Şûra Toplantısında emekli edilmelerinin isteneceğini biliyordum. Nereden biliyordum? Basın bile bunu açık açık yazıyordu, bilhassa malum basın yazınca onlar çıkıyordu zaten, açık açık yazıyordu. Yani “Bunları YAŞ’ta emekli et.” diyeceklerdi bana. “Emekli et.” denildiği anda istikballer kararacaktı ve kadrolar zaten boşalmıştı ve hakikaten ileride başımıza gelecek büyük bu felaketin temellerinin atıldığı o günlerde buna ortak olmuş olacaktım, ortak olmadım ama izah etmekte de başarılı olduğumu pek söyleyemeyeceğim. 

Efendim, bilindiği üzere, müteakip yıllarda, işte bugünlerden başlayan dengesizlik nedeniyle Silahlı Kuvvetlerin komuta yapısındaki aksamalar, dengesizlikler hep yaşandı, kadrolar boşaltıldı. İşte sonra ortaya çıktı tabii onlar, şimdi söyleyebiliyoruz, o zaman bilmiyorduk, başkaları buralara yerleştirildi, o yerleştirilenlerin çoğu şimdi hapiste. Özet olarak, örgütün rolü neydi? Örgüt o zaman faaliyetlerinden dolayı suç işlemiyordu çünkü suç değildi yaptıkları işler yasal olarak. Ancak kanaatimce bu mahkemelerdeki amaç personelin cezalandırılması falan değildi, herhangi bir suçun cezalandırılması falan katiyen değildi çünkü zaten delillerin, belgelerin ne kadar uydurma, saçma olduğunu zamanında biz anlayabiliyorduk ama sonradan Allah’ın adı da tecelli edince hepsi ortaya çıktı. Ama örgütün hedefi Silahlı Kuvvetler kadrolarını boşaltmak, buraya yıllardır başarılı bir şekilde diyeceğim maalesef, Silahlı Kuvvetler kadrosuna sızdırdıkları insanların bu kadrolara gelmesini sağlamak idi yoksa onlar işte şu general ceza almış, bu kaç kişi almış yani hiç onların sorunu değildi. Onların sorunu kadroları boşaltmak, buraları doldurmak ve ileride başımıza gelen bu tip olayları yaratmak idi ve maalesef başarılı olduklarını da gördük.

Sayın Başkanım, benim söylemek istediğim konular başlangıç olarak bu kadar. Sorularınıza hazırım efendim. 

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Tam da yirmi dakikalık süre içinde bir sunum yapmış oldunuz. Şimdi, Sayın Koşaner, tabii, özellikle “kumpas davası” olarak şimdi anılan çok sayıda yüksek rütbeli general, subaylarımıza yönelik bu davalardan hareketle ve de sonuçta ayrılışınızı da izah eden bir değerlendirme yaptınız. 

Tabii akla şu soru geliyor: “O zaman şu anda örgüt dediğimiz bu yapının eylemleri suç değildi yasal anlamda.” ama not alabildiğim kadarıyla, eğer yanlış olursa yine siz düzeltin, “Bizim istihbaratımız kışla içinde, kışla dışında bir istihbaratımız yok, MİT ve emniyetten…

ESKİ GENELKURMAY BAŞKANI SEBAHATTİN IŞIK KOŞANER – …talep ederiz.”

BAŞKAN – Talep edersiniz.

ESKİ GENELKURMAY BAŞKANI SEBAHATTİN IŞIK KOŞANER – Veya onlar bir şey alır, bize bildirirler.

BAŞKAN – “Veya gönderirlerse buradan bilgimiz oluyor.”

ESKİ GENELKURMAY BAŞKANI SEBAHATTİN IŞIK KOŞANER – Evet efendim.

BAŞKAN – Genelde bu şekilde değerlendirmeler yapıldı. Siz de benzer bir değerlendirme yaptınız. Şimdi, Yüksek Askerî Şûra kararıyla, sizin de ifade ettiğiniz, “Sonradan şerh konuldu, biz de zorda kaldık.” dediğiniz kararlarda hakikaten kamuoyuna açıklanan gerekçe disiplinsizlik ama diğer taraftan konuşulan bu işin mağdurlarının dile getirdiği kişiler ise yaşam tarzları nedeniyle bunların YAŞ kararıyla ihraç edildiği idi. Hatta, bazıları, bilgi olarak basınla da paylaştılar.

Diyelim ki sicil notları 90 seviyesinde seyrederken bir anda, bir yerinde işte eşinin kılık ve kıyafeti nedeniyle çizgi dibe doğru inmiş, puan terfi edemeyecek hâle gelmiş, ihraç edilmiş örnekler de bana da getirilmişti hukukçu olmam sıfatıyla.

Şimdi, dışarıdan bir istihbarat alınamıyorsa bir subay, astsubay yani Silahlı Kuvvetler personelinin bir kısmı hakkında özel istenen bilgilerle mi aile yaşantısı, dinî yaşantısı veya kılık kıyafeti veya eşinin kılık kıyafeti dikkate alınıp bunlar o dönemde ihraç edildi? Ama diğer taraftan “İstihbarat alamadık.” gerekçesiyle, hatta şimdi konuşmanızda da orasını dikkatli dinledim, “Seziyorduk, fark ediyorduk ama o dönem suç değildi.” Dediğiniz eylemleri için de bugün FETÖ dediğimiz o cemaat veya Fetullahçı yapılanmada bulunan personelle ilgili benzer bir çalışma dışarıda emniyetten, MİT makamlarından istediniz mi, şayet istediyseniz gelen cevaplarda “Bunlar zararsızdır, herhangi bir yapılanma yoktur.” gibi bir cevap mı geldi veya hakikaten diğerlerinde, az önce verdiğim örnekte olduğu gibi “Silahlı Kuvvetlere sızlamak isteyen Fetullah Gülen cemaati veya yapılanması var.” diyerek size bir bilgi geldi mi? Ben bunu öğrenmek istiyorum.

ESKİ GENELKURMAY BAŞKANI SEBAHATTİN IŞIK KOŞANER –

Efendim, ben, tabii ki kendi görev sürem hakkında konuşabilirim.

BAŞKAN – Ama bu görev süresi sadece Genelkurmay Başkanını değil de mesela siz 2006-2008 yılları arasında Jandarma Genel Komutanlığı, değil mi?

ESKİ GENELKURMAY BAŞKANI SEBAHATTİN IŞIK KOŞANER – Tabii, tabii.

BAŞKAN – Daha sonra Kara Kuvvetleri Komutanlığı…

ESKİ GENELKURMAY BAŞKANI SEBAHATTİN IŞIK KOŞANER – Hepsini kastediyorum.

BAŞKAN – Ege Ordu Komutanlığı. 

ESKİ GENELKURMAY BAŞKANI SEBAHATTİN IŞIK KOŞANER – Hepsini kastediyorum.

Sayın Başkanım, şuradan çıkıp bakarsanız Harp Okulunun bahçesinde bizim camimiz var efendim, bizim camimiz var. Herkes, Harp Okulu talebesi dahi, varsa zamanı gider, rahatça namazını kılar gelir. Bakın, burada çoğunluk erkek, herhâlde herkes askerlik yapmıştır. Lütfen söyleyin, siz askerken orucunuza, bilmem nenize karışan oldu mu?

Sizin iftarınız, sahurunuz zamanında hazırlanmadı mı? Bu imkânlar size asker tarafından sağlanmadı mı? Belki bir tane münferit olay söylerseniz tamam ama bizim konuya yaklaşımımız böyledir. Bizim kimsenin diniyle, ibadetiyle, şununla bununla alakamız, böyle suçlayıcı ilgimiz olmaz. Belki münferit bir iki olay gözden kaçmış olabilir, ona bir şey diyemem ama bilgimiz dâhilinde böyle bir şey olmaz.

Bakınız, geçen gün bir yerde şöyle bir şey söylendi, çok ağırımıza gitti: “Şehit cenazesinde şehidin ailesinin başı örtülü diye şehit cenazesine alınmadı.” dediler. Yani camide asker yani silah çekip oraya insanları sokmuyor mu? Öyle bir şey mi oldu yani? Bunu dahi söylediler.

BAŞKAN – Bunlar yaşandı. Ben orayı sorgulamaya girmek istemiyorum ama…

MUSTAFA AKAYDIN (Antalya) – Başkanım, araya girebilir miyim müsaadenizle.

BAŞKAN – Hayır efendim.

MUSTAFA AKAYDIN (Antalya) – Yani sorduğunuz sorular FETÖ darbe teşebbüsüyle ilgili değil.

BAŞKAN – Sayın Akaydın…

MUSTAFA AKAYDIN (Antalya) – Paşamı itham edici sorular soruyorsunuz.

BAŞKAN – Sayın Akaydın, lütfen, Komisyon üyesi değilsiniz, önerge verme hakkınız da yok, söz sırası geldiğinde söz veririm. Lütfen… Yani o şekilde değil.

AYKUT ERDOĞDU (İstanbul) – Bu nasıl iştir ya?

BAŞKAN – Şimdi, arkadaşlar, bakın, lütfen tüzük dâhilinde, gayet tüzüğe uygun…

MUSTAFA SEZGİN TANRIKULU (İstanbul) – Tüzük sadece CHP’ye işliyor, başka kimseye işlemiyor galiba!

SELÇUK ÖZDAĞ (Manisa) – Herkese işliyor, herkese.

MUSTAFA SEZGİN TANRIKULU (İstanbul) – Sadece muhalefete işliyor!

BAŞKAN – Sayın Tanrıkulu, hep bu itirazları yapıyorsun da bütün zabıtlar ortada. Burada adaletle yürütüyoruz. Lütfen…

AYTUN ÇIRAY (İzmir) – 15 Temmuz darbesine gerekçe hazırlamaya çalışıyorsunuz ya. Bu olacak iş mi?

BAŞKAN - Aytun Bey…

AYTUN ÇIRAY (İzmir) – 15 Temmuz…

BAŞKAN – Aytun Bey, tüzüğü çiğneyerek nereye varacağınızı düşünüyorsunuz? Lütfen…

AYTUN ÇIRAY (İzmir) – Hemen bu kadar cemaatçi, bu kadar… 

BAŞKAN – Sayın Çıray, sizin tüzüğe, kurallara uyan bir vekil olduğunuzu biliyoruz, lütfen… Tüzük hükümlerini uyguluyorum burada. Söz alıp söz sırasına göre bütün arkadaşlarımız konuşuyor.

MUSTAFA SEZGİN TANRIKULU (İstanbul) – Sabah da söz istedik vermediniz.

NAMIK HAVUTÇA (Balıkesir) – Sayın Başkan, bilgi, belgelerden bahsettiniz, söyleyin de bilelim o bilgi belgeleri o zaman. Somut bir şey de söylüyorsunuz, açıklayın lütfen.

BAŞKAN – Efendim, şimdi, sabırlı olun.

NAMIK HAVUTÇA (Balıkesir) – Açıklayın, nedir?

BAŞKAN – Sabırlı olun.

NAMIK HAVUTÇA (Balıkesir) – Nedir, açıklayın, biz de duyalım.

BAŞKAN – Sabırlı olun. Ben şu anda Komisyon Başkanı olarak konuğumuzu dinledim, sorularımı yönelteceğim. Daha sonra, diğer konuklarımızda olduğu gibi, arkadaşlarımıza sırayla, Komisyonumuzun kararlaştırdığı şekilde söz hakkı vereceğim.

MUSTAFA SEZGİN TANRIKULU (İstanbul) – “Komisyon Başkanı olarak…”, “Komisyon Başkanı olarak…”

BAŞKAN – Daha sonra milletvekillerimize de söz hakkı veriyorum. Bunu vereceğim. Yani bunu tüzük dışı taleplerle seyrinden çıkarmanın anlamı yok. Şimdi, Sayın Koşaner…

MUSTAFA SEZGİN TANRIKULU (İstanbul) – Tüzüğü kendi aklınıza göre uygulayamazsınız.

AYTUN ÇIRAY (İzmir) – Türk Silahlı Kuvvetlerini dinsiz ilan etmeye çalışıyorsunuz.

BAŞKAN – Kim? Efendim, o tahliller size ait.

AYTUN ÇIRAY (İzmir) – Yani bu olabilir mi? Onu ima ederek oraya getirmeye çalışıyorsunuz, dindarlara karşı, Müslümanlara karşı Türk Silahlı Kuvvetlerini…

BAŞKAN – Aytun Bey…

ZEKERİYA BİRKAN (Bursa) – Olmadı mı?

AYTUN ÇIRAY (İzmir) – Olamaz.

BAŞKAN – Aytun Bey…

AYTUN ÇIRAY (İzmir) – Ben de askerlik yaptım kardeşim.

BAŞKAN - Aytun Bey…

AYTUN ÇIRAY (İzmir) – Hadi burada bir oylama yapalım. Böyle şey mi olur canım?

BAŞKAN – Aytun Bey…

İLYAS ŞEKER (Kocaeli) – Ben yaşadım.

BAŞKAN – Arkadaşlar…

AYTUN ÇIRAY (İzmir) – Ya, dört yerde savaşan orduyu…

BAŞKAN - Aytun Bey, bağırarak bir yere varamazsınız. Lütfen…

AYTUN ÇIRAY (İzmir) – Dört yerde savaşıyor ya.

BAŞKAN – Sayın Çıray…

AYTUN ÇIRAY (İzmir) – Yazık, günah! 

BAŞKAN – Arkadaşlar, bakın, Tüzük hükümlerine göre, lütfen, hatibin sözü kesilmez. Burada Sayın Koşaner -davet ettik- bilgisine başvurduğumuz eski Genelkurmay Başkanımız ve burada ben kendisine bir soru yönelttim. Bu sorumun mahiyeti, sorumluluğu, her şeyi bana aittir. Burada söz almadan “Böyle soru sorulamaz.” diye bir çıkış Tüzük’e aykırıdır, söz kesilmez. Onun için…

AYKUT ERDOĞDU (İstanbul) – Ya, yok böyle bir şey.

BAŞKAN – “Yok böyle bir şey.” değil. Buyurun, önünüzde Tüzük, vereyim. Aykut Bey, lütfen…

MUSTAFA AKAYDIN (Antalya) – Uygunsuz soru.

MUSTAFA SEZGİN TANRIKULU (İstanbul) – Sayın Başkan, başüstüne.

AYKUT ERDOĞDU (İstanbul) – Bir de, bu Mecliste, bakın, hep beraber…

BAŞKAN – Yani onun için, lütfen… Ve böyle bir yere ses yükselterek de bir yere varamayız. Tüzük hükümlerine göre söz alacaksınız. Biz hiçbir arkadaşımızın sözünü kesmiyoruz.

AYKUT ERDOĞDU (İstanbul) – Çok özür dilerim. Söz alabilir miyim?

ZEKERİYA BİRKAN (Bursa) – Başkanım, ben de söz istiyorum.

BAŞKAN – Bir saniye… Şimdi…

AYKUT ERDOĞDU (İstanbul) – Çok kısa bir şey söyleyeceğim.

ZEYNEL EMRE (İstanbul) – Sayın Başkan, mikrofonu yine kapattınız.

BAŞKAN – Evet, Zeynel Bey, size yanlışlık yaptık.

AYKUT ERDOĞDU (İstanbul) – Bakın, burada bir Genel Kurul var, siyasi parti grupları var, basın var. Türkiye Büyük Millet Meclisinin saygınlığı da çok önemli ama bu saygınlığı koruyacağız diye Türk Silahlı kuvvetlerine üstü kapalı bir ima bizi rahatsız ediyor. Yani Türk Silahlı Kuvvetlerine…

BAŞKAN – Efendim, onun cevabını misafir verir. Siz merak etmeyin.

AYKUT ERDOĞDU (İstanbul) – Bir şey söyleyebilir miyim? Bakın, siz benim sözümü kesiyorsunuz. Söz verdiniz, siz benim sözümü kesiyorsunuz ya.

BAŞKAN – İyi ama bakın…

AYKUT ERDOĞDU (İstanbul) – Ya, çok önemli bir şey diyeceğim.

Ravza Hanım diyor ki, bakın bu çok önemli: “Buraya başörtülüler ile köpekler giremez.” diyen kimse şerefsiz, ahlaksız, namussuzdur.

AYTUN ÇIRAY (İzmir) – Biz de söylüyoruz onu.

BAŞKAN – Evet, yaşandı bunlar.

AYKUT ERDOĞDU (İstanbul) – Ama bunun imasını Türk Silahlı Kuvvetlerinin üzerine konulması kadar tehlikeli bir şey olamaz.

AYTUN ÇIRAY (İzmir) – Kurumsal olarak…

AYKUT ERDOĞDU (İstanbul) – Bunu anlatmaya çalışıyoruz. O bizim ordumuz.

ZEKERİYA BİRKAN (Bursa) – Öyle bir şey olmaz ki.

AYKUT ERDOĞDU (İstanbul) – Ama öyle anlaşılıyor.

BAŞKAN – Peki, teşekkür ediyorum.

(Gürültüler)

BAŞKAN – Arkadaşlar, tamam… 

AYTUN ÇIRAY (İzmir) – Sayın Genelkurmay Başkanı ne oldu da cami örneğini vermek zorunda kaldı?

BAŞKAN – Arkadaşlar, önce şunda bir anlaşalım lütfen: Ya, bizim önümüzde bir elektronik cihaz var, düğmenize basıyorsunuz, buradan söz veriyorum. Yani buna riayet etmezsek gürültü oluyor sadece. Kayda da geçmiyor bu kadar tartışma.

Efendim, şimdi kaldığımız yerden devam edeceğiz. Arkadaşlarımıza söz sırası gelince elbette ki sözlerini vereceğiz. 

Benim sözüm esasen belki de doğru algılanmadı. Şunu sordum: Ben bugün 28 Şubattaki bu yapılan zulümleri yeniden masaya getirmek, sorgulamak, daha sonra bununla ilgili yasa çıkararak hakların iadesi konularına gelmiyorum. Söylediğim FETÖ’yle ilgili. Yani siz bir Genelkurmay Başkanı, Kara Kuvvetleri Komutanı, Jandarma Genel Komutanı veya Ege Ordu Komutanı yani üst kademe komutanlığınızda Yüksek Askerî Şûra’ya gelen dosyalarda da mutlaka kanaatleriniz ve sizin getirdiğiniz çok büyük dosyalar var. Şimdi, o konularda bu kadar hassasiyet gösterilirken Fetullahçı yapılanma içinde bulunanlarla ilgili dedim, MİT’ten -kendiniz istihbarat yapmadığınızı da beyan ettiğinizi söyleyerek- Emniyet İstihbarattan bu Fetullahçı yapılanmayla ilgili size bilgi geldi mi? Gelmediyse siz istediniz mi?

Çünkü “Fark ediyorduk, seziyorduk ama suç olmadığı için işlem yapmadık.”

Sizin sözlerinizden hareketle diyorum. Siz istediniz mi diyorum? Nasıl bir cevap geldi? Bunun üzerine bir işlem yaptınız mı yapmadınız mı, ben bunu soruyorum.

Buyurun Sayın Koşaner.

ESKİ GENELKURMAY BAŞKANI SEBAHATTİN IŞIK KOŞANER – Efendim, Emniyete veya MİT’e “Bu Fetullahçı mı?” falan diye sormak tabi ki olmaz. Biz genel davranışı, nereye gidiyor, ne yapıyor, genel olarak bilgi alıyoruz. O dönemde zaten “Fetullahçı mı?” diye sorulmuyordu, malumunuz, öyle bir şey söz konusu değil. Genel olarak davranışı, nereye gidiyor, kiminle görüşüyor, genel olarak takip ediyorduk ve “Bu kişi Fetullahçı mıdır, buna bakın.” diye bir yazı yazmak, öyle şey kesinlikle söz konusu değil. Olmadığı gibi, gelmedi de tabii, öyle bir şey gelmez. Öyle bir şey yok.

BAŞKAN – Evet, öyle bir talebiniz olmadı, cevap da gelmedi diyorsunuz.

ESKİ GENELKURMAY BAŞKANI SEBAHATTİN IŞIK KOŞANER – Aynen, mümkün değil zaten, öyle bir şey olmaz.

BAŞKAN – Evet, şimdi, Aytun Bey, sıra sizde. Buyurun.

AYTUN ÇIRAY (İzmir) – Sayın Paşam, hoş geldiniz.

ESKİ GENELKURMAY BAŞKANI SEBAHATTİN IŞIK KOŞANER – Hoş bulduk efendim.

AYTUN ÇIRAY (İzmir) – Her şeyden önce, 1 Ağustos 2011 tarihinde başlayan YAŞ toplantıları öncesinde kuvvet komutanı silah arkadaşlarınızla birlikte onurlu istifanızla sizi hatırlıyoruz.

Şimdi, böyle bir konuşma yapmayacaktım ama önce şurada mutabakata varalım arkadaşlar: Türkiye'de, bizim bu Komisyonun görevi, 15 Temmuz darbesinin sonuçlarını, arkasındakileri ve bir daha tekrarlanmamasını ortaya çıkarmak. Burada kimsenin inançlarını, düşüncelerini değil, siyasi tutumları ve defakto, fiilî hâlleri tartışıyoruz. Birbirimizin dinini, diyanetini sorgulayacak hâlimiz yok, onu Allah’tan başka kimse bilemez. Ayrıca burası laik bir ülke; herkes, istediğine inanır, istediğine inanmaz ama ben kendi payıma, elhamdülillah, şükür, Müslüman’ım diyorum, o ayrı mesele ama buranın konusu değil bunlar. Ve geçmişte hiç şüphesiz devletin bütün kurumlarında olduğu gibi, devletin bütün kurumlarında oldu ve her kurumda belli başlı hatalar olmuş olabilir ama onu kurumsal olarak… Yani ben Sağlık Bakanı Müsteşarıydım, bir yerde bir doktor yanlış bir ameliyat yaptığında, öldüğünde Sağlık Bakanlığının tümü mü suçlu olurdu? Dolayısıyla, bir kurumu, hele bugün dört yerde savaşan ve eskisinden daha çok ihtiyacımız olan ve bir darbeyi o olmasaydı önleyemeyeceğimiz bir kurumu tekrar birtakım dedikodularla yaralamanın bir anlamı yok. O münferit suçlar varsa onların hesapları sorulur. Biz de sizin yanınızdayız sonuna kadar. Bunun aksi düşünebilir mi? İnsan haklarına, insanların inanç özgürlüğüne bulaşacak her şeyin karşısındayız Sayın Başkanım, bu ne olursa olsun, hangi kurum olursa olsun, kurumsal yapıyı da etkiliyorsa.

Şimdi, Paşam, çok etkili bir konuşma yaptınız ve delillere dayalı. Bana sorarsanız yine bu Komisyonun görevini hakikaten iyi yaptığını gösteren bir kayıt oldu bu, kayıtlara geçti. Şimdi, size iki-üç sorum var. İsterseniz, not alıp hepsini birden cevaplayabilirsiniz.

Birincisi: Sayın Paşam, siz istifa ettiniz. İstifa etmeyen tek isim dönemin Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Necdet Özel’di. Onların istifasının ardından Başbakanlık merdivenlerinden çıktı ve indiği zaman Genelkurmay Başkanıydı ve kamuoyuna şöyle bir şey yayıldı: “Arkadaşlar istifa ederken beni Türk Silahlı Kuvvetlerine nöbetçi bıraktılar.” Bu bir dedikodu mu gerçek mi? Önce isterseniz bu kısa cevabı verin Paşam.

ESKİ GENELKURMAY BAŞKANI SEBAHATTİN IŞIK KOŞANER – Efendim, o konuda, ne kimseye istifa edin -yani diğer kuvvet komutanlarımız dâhil- ne de etmeyin gibi en ufak bir telkinim olmamıştır. Verilen kararlar herkesin kendi şahsi kararıdır. Kesinlikle bir telkinim olmamıştır.

AYTUN ÇIRAY (İzmir) – Teşekkür ederim. Paşam, özür dilerim, anlatımınızda YAŞ kararlarına Fetullah Gülen’in, o zamanki ismiyle cemaatin, bugünkü ismiyle FETÖ’nün müdahale ettiğini, hukuk yoluyla müdahale ettiğini anlattınız. Ben öyle anladım. Yani YAŞ kararları öncesi yapılan tutuklamalarla yani hukuku kullanarak…

ESKİ GENELKURMAY BAŞKANI SEBAHATTİN IŞIK KOŞANER – Tutuklamalarla yani başka türlü değil.

AYTUN ÇIRAY (İzmir) – Bunu söylediniz ve bunu da yetkili makamlar derken, tabii, Genelkurmay Başkanı olarak bağlı olduğunuz makamlara anlattığınızı ifade ettiniz.

ESKİ GENELKURMAY BAŞKANI SEBAHATTİN IŞIK KOŞANER – Gayet tabii.

AYTUN ÇIRAY (İzmir) – Eğer siyasi iktidar bu teamülleri yerle bir etmemiş olsaydı ve bir kanun çıkartıldı biliyorsunuz, o kanunu da size hatırlatmak isterim, o kumpas davalarıyla ilgili. “Bu kanunun 32’nci maddesinin (b) bendinde bir yıl dahi yargılanan subaylar, Türk Silahlı Kuvvetleri mensupları beraat etmeden bir yıl içerisinde eğer mahkemeleri bitmezse….” Tam olarak okuyayım isterseniz hukuki bir şey olduğu için: Personel Kanunu’nun 65’inci maddesinin (ı) bendinde -bu bent yasa maddesine 2008 yılında eklenmiştir- anılan düzenlemeye göre bir gün bile tutuklu kalmış bir TSK personeli beraat edip beraat kararı Yargıtaydan kesinleşene kadar terfi alamıyordu ve bu kanun hâlâ geçerli bugün. Belli ki siyasi iktidarın çıkardığı bu kanunun da bu tasfiyelerde önemli etkisi olmuş.

Eğer teamüllere müdahale edilmemiş olsaydı orduya bu kadar girebilirler miydi? Cemaati kastediyorum.

ESKİ GENELKURMAY BAŞKANI SEBAHATTİN IŞIK KOŞANER – Cemaatin yaptığı olay, izah etmeye çalıştığım gibi, uzun tutuklulukları sağlayarak personelimizin hizmet sürelerini cezaevinde tamamlayıp emekli olmalarını sağlamak. Yani her rütbede bir bekleme süremiz var, malumunuz. O süre dolduğu zaman, tabii, terfi edemeyeceğinize göre mecburen emekli olacaksınız ve o kadrolarınız boşalacak. Bunu dolaylı olarak sağladığını izah etmeye çalışıyorum ve sanıyorum, tespitiniz de böyledir.

AYTUN ÇIRAY (İzmir) – Yani sormak istediğim şey şu: Siyasi iktidarın çıkardığı bu kanun onların amacını kolaylaştırmış gözüküyor terfi edemedikleri için.

ESKİ GENELKURMAY BAŞKANI SEBAHATTİN IŞIK KOŞANER – Efendim, şimdi o kanunu ben hatırladım. Yani sizin beyanınızdan biraz farklı onun gerekçesi. Generaller dört sene beklerler, sonra giderler ama general olmayan subaylar, albaylar, yarbaylar da tutuklu olabilir, onların böyle bir dört sene diye bir şeyi yok, malumunuz. Yani dört sene sonra emekli olacak... Çünkü yarbay albay da olabilir, binbaşı yarbay da olabilir.

AYTUN ÇIRAY (İzmir) – Kurmay albaylar var ama.

ESKİ GENELKURMAY BAŞKANI SEBAHATTİN IŞIK KOŞANER – Kurmay albaylar da var muhakkak. Onlar için o kanun çıktı, general, amiralleri ilgilendiren bir kanun değil efendim. Onları hemen etmeyelim çünkü nasıl edeceksiniz onları? Daha bir senelik binbaşı. Ee, kaç sene sonra emekli edeceksiniz? Onlara böyle bir uzatma hakkı verildi, yani bir esasa bağlamak için verildi.

AYTUN ÇIRAY (İzmir) – Şimdi, 2010 referandumundan sonra HSYK yeniden yapılandırıldı ve yapılandırılan bu HSYK’yla kumpas davalarındaki hâkim ve savcılar yeniden dizayn edildi. Bu konuda Hükûmeti uyardınız mı?

ESKİ GENELKURMAY BAŞKANI SEBAHATTİN IŞIK KOŞANER – Efendim, hangi yıl dediniz, anlayamadım.

AYTUN ÇIRAY (İzmir) – 2010 senesinde, referandumdan sonra HSYK yeniden dizayn edildi ve kumpas davalarının hâkim ve savcıları da yeniden dizayn edildi yeni HSYK yönetimiyle. Bu konuda Hükûmeti uyardınız mı?

Dönemin Başbakanının ve Cumhurbaşkanının tavrı neydi bu konuda?

ESKİ GENELKURMAY BAŞKANI SEBAHATTİN IŞIK KOŞANER – Efendim, sorunuzu tam algılayamadım. Ne bakımdan uyarmam acaba aklınıza gelirdi?

AYTUN ÇIRAY (İzmir) – Sayın Genelkurmay Başkanım, hâkimleri dizayn ettiler, demin siz de söylediniz. “Bu hâkimleri HSYK dizayn ediyor.

Sayın Cumhurbaşkanı, Sayın Başbakan müdahale edin.” dediniz mi diyorum. 

ESKİ GENELKURMAY BAŞKANI SEBAHATTİN IŞIK KOŞANER – Bu konuda zaten baştan beri gerekli şeyleri söylemekteyiz. Yani sade bu dizaynla ilgili değil, daha başlangıçtan itibaren hâkimlerin ve savcıların tutumlarını izah etmeye çalıştım, hep rahatsız eden bir şekildeydi. Onun için devamlı olarak bunu söylemekteydik. Ancak tabii ki yargıya müdahale safhasına girmemek kaydıyla yetkili makamlarımıza ancak açıklamak, söylemek durumundaydık baştan itibaren.

AYTUN ÇIRAY (İzmir) – Anladım yani “Bu konuda tedbir alındı mı?” diye soruyorum.

ESKİ GENELKURMAY BAŞKANI SEBAHATTİN IŞIK KOŞANER – Hayır, ben bilmiyorum alındı mı. Şahit olmadım daha doğrusu.

AYTUN ÇIRAY (İzmir) – Evet, son sorumu sorayım.

BAŞKAN – İsterseniz, dinlenin, bir soru hakkınız kalsın.

AYTUN ÇIRAY (İzmir) – Kozmik oda soruşturmasında Kara Kuvvetleri Komutanıydınız. Yanlış hatırlamıyorum değil mi?

ESKİ GENELKURMAY BAŞKANI SEBAHATTİN IŞIK KOŞANER – Evet, evet efendim.

AYTUN ÇIRAY (İzmir) – Genelkurmay Başkanıyla birlikte Cumhurbaşkanı ve Başbakana gittiniz. Oradaki tartışmalarda ne konuşuldu?

Size verilen talimat neydi kozmik oda konusunda?

Teşekkür ederim.

ESKİ GENELKURMAY BAŞKANI SEBAHATTİN IŞIK KOŞANER – Efendim, burada söyleyebileceğim tabii, Sayın Başbakanla konuşmamızı falan burada tek tek anlatamam, kendilerinin takdiridir ama şunu söyleyebilirim: Ben uzun yıllar Özel Kuvvetler Komutanlığında çalıştım, en son Kurmay Başkanlığını da yaptım. Orada ne var ne yok aşağı yukarı biliyorum. Orası Özel Kuvvetlerin arşivi değil, Ankara bölgesinin bir binası. Yani ne var ne yok biliyorum. Oraya girilerek işte, karıştırılırsa çıkacak mahzurları anlattık. Bu kadar efendim yani. Başka bir şey söyleyemem bu konuda.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum Sayın Koşaner.

AYKUT ERDOĞDU (İstanbul) – Kabaca orada ne olduğunu söyleyebilir misiniz eğer çok gizli değilse?

ESKİ GENELKURMAY BAŞKANI SEBAHATTİN IŞIK KOŞANER –Efendim, basına yansıdığı gibi işte, bir hâkim geldi, ısrarla karar aldırdı. Önce…

AYKUT ERDOĞDU (İstanbul) – Yok, yok. Millî güvenliğimizi riske sokacak bilgiler çıkmış mıdır? Sadece onu sorayım.

ESKİ GENELKURMAY BAŞKANI SEBAHATTİN IŞIK KOŞANER – Millî güvenlikten kastınıza bağlı. İşte, orada bazı personel isimleri falan sonradan çıktı biliyorsunuz, savcı tarafından verildi, birkaç sene sonra verildi. O biraz mahzurlu oldu ama yansımadı basına, böyle kaldı.

AYKUT ERDOĞDU (İstanbul) – “Personel isimleri”yle kastınız efendim?

ESKİ GENELKURMAY BAŞKANI SEBAHATTİN IŞIK KOŞANER –Efendim, bir birliğin personeli yani orada eğitim gören, çalışan. Bunun gizliliği yok. Bu Seferberlik Tetkik Kurulu dediğimiz kuruluş, memleketin bir bölümü işgal edilirse burada kalıp görev alacak insanların eğitimiyle ilgili bir şeydir.

AYTUN ÇIRAY (İzmir) – Çok büyük bir iş.

AYKUT ERDOĞDU (İstanbul) – Çok önemli bir şey.

ESKİ GENELKURMAY BAŞKANI SEBAHATTİN IŞIK KOŞANER – Ama bunu herkes biliyor zaten, bunun bir şeyi yok.

BAŞKAN – Siz herhâlde okumadınız.

AYKUT ERDOĞDU (İstanbul) – Yok, yok. Görev listesi… Şöyle bir şeyden korktum Sayın Komutanım: Personelin listesi, ülkemizi işgal ederlerse bu adamlar direnecek.

BAŞKAN – Söz Mehmet Bey’indi ama Aykut Bey’e vermiş olduk.

ESKİ GENELKURMAY BAŞKANI SEBAHATTİN IŞIK KOŞANER – Evet, öyle bir planın parçası.

HÜSEYİN KOCABIYIK (İzmir) – Bu önemli bir konu.

AYKUT ERDOĞDU (İstanbul) – Sadece şundan endişelendim: Yani böyle bir liste oradan çıkıyorsa; mesela bizim memleketimiz işgal olsa bu subaylar direnişçi olarak direnişi organize edecek subaylar. Bu liste çıktığında bir işgal kuvveti… Bu subayların içerisinde tabii, bizim gibi adamlar da olacak yani yurtseverlik babında memleketini savunacak. Yani bir işgal sırasında adamlar direkt gelip ilk bunları tutukladığında o direnişin de beli kırılır. Bu kadar önemli yani.

ESKİ GENELKURMAY BAŞKANI SEBAHATTİN IŞIK KOŞANER – Tabii, bunun için önemli, çıkmaması lazımdı, onu demek istiyorum yani.

AYKUT ERDOĞDU (İstanbul) – Siz tabii, böyle uzun yıllar görev vermenin verdiği bir suhuletle söyleyince, sükûnetle söyleyince işin vahameti biraz daha şey oluyor. Siz konuyu biliyorsunuz. Bu benim gözümde efendim, belki benim konuyu çok iyi bilmediğimdendir; bu son derece kritik ve millî güvenliği riske sokacak bir bilgidir.

Saygılarımı sunuyorum.

ESKİ GENELKURMAY BAŞKANI SEBAHATTİN IŞIK KOŞANER – Muhakkak evet.

BAŞKAN – Teşekkürler Aykut Bey.

Mehmet Bey, buyurun.

MEHMET ERDOĞAN (Muğla) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Sayın Koşaner, hoş geldiniz, verdiğiniz bilgiler için teşekkür ediyorum.

Ama şimdi, geçtiğimiz hafta da burada Sayın Özkök’ü dinledik. Şimdi, burada orduyla ilgili gündeme gelen birkaç hususu öncelikle sizden dinlemek istiyorum.

Şimdi, bu cemaat yapısının öncelikle, başlangıçta okulları ele geçiren bir çalışma yaptığı, askerî liseler ve harp okullarında daha yoğun bir çalışma yaptığı; o çalışmanın sonucu olarak da belli rütbeye kadar kendi yetiştirdiği, kendi kontrol edebildiği subaylar geldikten sonra, sizin bugünkü sunumunuzda anlattığınız yargı operasyonu başlıyor. Ama özellikle askerî okullarda okuyup feveran eden çocuklar oldu, gerek harp okulunda gerek askerî liselerde, efendim, işte, orada kendilerine yapılan mobbingden dolayı okuldan ayrılanlar veya atılanlar. Sizin Genelkurmay Başkanı olduğunuz dönemde bu konuyla ilgili, buradaki okullardaki yapılanmanın ileride yaratacağı sıkıntılarla ilgili sizin yaptığınız bir çalışma var mı? Bu konuda size bir bilgi veren oldu mu, harp okullarından ve askerî liselerden?

BAŞKAN – Devam edin isterseniz, hem süre açısından kolay olur, birlikte cevap alırız.

Mehmet Bey, buyurun.

MEHMET ERDOĞAN (Muğla) – Bu sizin dikkatinizi çekti mi?

Yine, “Biz ilgili kurumları bilgilendirdik, Hükûmeti bilgilendirdik.” efendim, şunu yaptık, bunu yaptık; bunlar güzel, elbette olması gereken bu . Ama TSK kendini korumak için sizin Genelkurmay Başkanı olduğunuz dönemde neler yaptı?

Bir de bütün dinlediğimiz askerî personel… Geçtiğimiz hafta Sayın Özkök’ü dinledik, Ümit Dündar’ı dinledik, gene Emekli Jandarma Kurmay Albay Sayın Önsel de buraya kendi kitabıyla ilgili bilgi vermek için geldiğinde, özellikle askerî birimlerin istihbaratı olmadığını, istihbaratın özellikle Emniyet ve MİT tarafından verildiğini… Ama ben de taşrada uzun yıllar mülki idare amirliği yapmış bir insan olarak Türkiye’de üçüncü bir istihbarat teşkilatının varlığını biliyorum, o da Jandarma istihbarat teşkilatı. Siz hem Jandarma Genel Komutanlığı yapmış bir insansınız hem de Genelkurmay Başkanı olarak bu istihbarat birimi size de bağlı. Dolayısıyla, yani askerler içerisinde, en azından hiç Emniyete ve MİT’e bulaşmadan kendi sisteminiz içerisinde Jandarma Genel Komutanlığını devreye sokarak birçok istihbari bilgiye ulaşmanız mümkün diye düşünüyorum. Yani burada sadece Emniyeti ve MİT’i suçlayarak, bugün orduda yaşananları oraya fatura etmemiz mümkün değil.

Bu manada ordu kendisini korumak için kendi istihbarat kaynağı olarak Jandarmayı nasıl kullandı? Burada daha iyisi yapılamaz mıydı? Çünkü şu da biliniyordu ki: Yani bu yargı operasyonları yapıldıktan sonra, zaten cemaat kendi adamlarını yetiştirmişti, onların yerine onlar gelecekti.

Gene, başka bir sorun: Mesela şu anda da üst rütbeli subaylar içerisinde cemaatin ulaşabildiği, kendisine müntesip edebildiği kaç tane insan var? Alt rütbeli subaylardan ne kadar insan var? Yani bu manada da bir değerlendirme yapabilir misiniz?

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Evet, ben teşekkür ediyorum.

Sayın Koşaner, buyurun.

ESKİ GENELKURMAY BAŞKANI SEBAHATTİN IŞIK KOŞANER –Efendim, öncelikle mobbing konusuna değinmek isterim. Şimdi, bu konuda olaylar muhakkak ki var, şikâyetler basına da yansıdı vesaire ama hepsi tek tek araştırıldı, incelendi, tahkik edildi. Belki içinde bir iki tanesi doğru ama sebepler başka. Burada anlatıp yeniden bir münakaşa açmak istemiyorum, bu öğrencilerin ayrılma sebepleri başka. Genelde başka nedenleri buna bağlıyorlar çünkü kendi arzularıyla ayrılamıyorlar, ayrılırlarsa aileleri büyük bir bedel ödüyor, biliyorsunuz; onun için böyle bir yola başvuruyorlar. Hepsi değil yalnız, lütfen yanlış anlamayalım, muhakkak bir iki eziyet gören vesaire olabilir.

Bu, “şok mangası” filan diye basında bir şeyler çıkarıldı. Efendim, şok mangası denilen şey… Ben harp okulunda da görev yaptım uzun yıllar, onun için bu konuyu çok iyi biliyorum. Şok mangası nedir? Şok mangalarımız herhangi bir olay karşısında hemen müdahale edecek, bunun için çok iyi eğitimli olması gereken gruplardır. Bu, devamlı aynı öğrenci olamayacağı için başka öğrenciler de buraya alınır, öyle eğitilir. Belki gazetede okudunuz, “Bizi sıcak asfaltta süründürdüler.” diyor. Yani soğuk asfalt mı bulacaktık sürünmek için? Çamurda da sürüneceğiz, dikende de sürüneceğiz; her şeyi yapacağız.

Yani böyle şeyler mobbing değil, onu söylemek istiyorum. Mobbing konusunda münferit belki bir iki olay olmasına rağmen, çoğunluğun sebebi başka türlüdür.

Bir de böyle, 4 bin, 5 bin filan, öyle rakamlar da yoktur.

Jandarmanın istihbaratı olması… Mülki görevlerde olduğunuzu söylediniz. Biliyorsunuz, biz mülki kanallardan yazıyoruz yazımızı, gidip de ilçe Jandarma komutanına “Bana bunu bul.” diye yazmayız. Yazılır, o, jandarma bölgesine göre, polis bölgesine göre kimeyse o görev ona verilir, malum, mülki idare tarafından; o kanaldan bize cevap gelir veya gelmez. Yoksa biz böyle, özel bir yere yazı yazıp da bir şey yapmayız, öyle âdetimiz yok, usul öyle değil.

Efendim, “Genelkurmay Başkanıyken personelinizi korumak için ne yaptınız?” dediniz. İşte, personelimi korumak için, bu hukuksuz mahkemelerin elinde oyuncak olmamaları için elimden geleni yapmaya çalıştım. Böyle korumaya çalıştım hem personelimi hem Silahlı Kuvvetlerimizin geleceğini.

MEHMET ERDOĞAN (Muğla) – Benim o sorudaki esas maksadım şu: Yani o yaptığınız hukuki şeyler ayrı, istifa gerekçeniz ayrı. Benim esas söylemek istediğim, cemaatçi yapılanmanın, ordunun içindeki yapılanmanın sizin kendi mesai arkadaşlarınızı alt edememesiyle ilgili, o cemaatçi yapılanmayı kırmak için ne yaptınız? Benim esas sormak istediğim şey o.

ESKİ GENELKURMAY BAŞKANI SEBAHATTİN IŞIK KOŞANER – Efendim, cemaatçi yapılanmanın nasıl kendini gizlediğini, bakın, yıllar sonra daha iyi görüyoruz. En yüksek makamların bile burnunun dibine kadar girmişler, haberimiz yok; kolay iş değil. Kendilerini çok iyi gizledikleri için öyle hemen ortaya çıkarılacak bir olay değil. Tabii ki dikkat edildi, araştırıldı ama çok zor, zor olduğunu da zaten bugün görmüş olduk. Zor, kolay iş değil.

BAŞKAN – Evet, teşekkür ediyorum.

Sayın Selçuk Özdağ, buyurun.

SELÇUK ÖZDAĞ (Manisa) – Sayın Koşaner, hoş geldiniz.

Sakarya önlerinde 1920’de Türkiye'nin ve Türklerin talih ve tarih sarkacı bir kez daha yükselmişti. Bunu sağlayan ordu, Gazi Mustafa Kemal Atatürk başkanlığında bir orduydu. Bu zaferleri sağlayan da Türk Silahlı Kuvvetleriydi. Aynı zamanda, Kıbrıs’a çıkarak destan yazan ordu da Türk Silahlı Kuvvetlerinin mensuplarıydı. Kore’ye giderek Kore ’de de aynı şekilde Türkiye'nin hukukunu koruyan bir yapıyı da aynı şekilde Türk Silahlı Kuvvetleri oluşturdu. Ama aynı Silahlı Kuvvetler… Ki bu topraklarda güçlü ordulara ihtiyacımız vardır, ki bu topraklarda güçlü bir ekonomiye ihtiyacımız vardır, ki bu topraklarda güçlü bir demokrasiye ihtiyacımız vardır. Bu topraklarda aynı zamanda böyle şerefli görevleri yapan Türk Silahlı Kuvvetlerinin içerisinden sari bir hastalık gibi her on yılda darbe yapan da Türk Silahlı Kuvvetlerinin mensuplarıdır.

1960 yılında kendi çocuklarını yemiştir, Türkiye’yi kutuplaştırmıştır ve kamplaştırmıştır. 1962 yılında Talat Aydemir olayı, Fethi Gürcan olayı; 1971 muhtırası öncesi 9 Mart olayı, 1971 muhtırası, 1980 öncesi darbe muhtıraları -muhtıralar seçilmiş iktidarlara- 1980’de bir darbe, 1997’de 28 Şubat postmodern darbe, ardından 27 Nisan e-muhtırası, yine aynı şekilde bir darbe girişimi, ardından da 15 Temmuz darbe girişimi. Şimdi, burada olayları spesifik olarak, lokal lokal değerlendireceğiz. Evet, Türk Silahlı Kuvvetleri bizim ordumuzdur ama bunları yapan da Türk Silahlı Kuvvetleridir, onların mensuplarıdır ve emir-komuta zinciri içerisinde yapmışlardır son darbe haricinde. Aynı zamanda, 28 Şubat postmodern darbesinde hatta daha önceleri… Ben 1960 darbesini yapanların bazılarıyla görüşmeler yaptım; buna Alparslan Türkeş dâhil, Ahmet Er dâhil, Muzaffer Özdağ dâhil, Vecihi Öğütçüoğlu dâhil. O dönem içerisinde bunlar da bazı şeylerden şikâyetçiydiler. Onları ayrı ayrı anlatmak istemiyorum ama 28 Şubat postmodern darbesinde, Türkiye’de namaz kılanların veya oruç tutanların, hanımları başörtülü olanların da aynı şekilde, çok ciddi şekilde, Türk Silahlı Kuvvetleri içinde taciz edildiğini ve bunların tahrik edildiklerini, tezyif edildiklerini de biliyoruz.

Şimdi, dediniz ki: “Bizim burada camimiz var.” Bu camide Türk Silahlı Kuvvetlerinin mutlaka ki mensupları namaz kılıyorlardır ama cuma namazı kılıyorlar mı, onu bilmiyorum. Diyeceğim şudur ki: Elbette ki Türk Silahlı Kuvvetleri milletinin diniyle barışmalıdır, milletin diniyle dövüşmemelidir ama bunlar oldu.

Sorum şu: Siz, teamüllere uygun olarak mı Genelkurmay Başkanı oldunuz?

Türk Silahlı Kuvvetleri içerisinde Askerî Şûra kararlarıyla atılanların çoğunluğu -tırnak içinde söylüyorum- irtica denilerek atıldıkları için, bu Fetullahçı terör örgütü de takiye yaparak buralara sizin yapmış olduğunuz bu hatalar nedeniyle mi sızdı? Birinci sorum bu.

İkinci sorum: Asker ve polis yetiştiren okullarda özel sınıflar ihdas edildiğini söyledi burada bir davetlimiz. Bu sınıflara da Fetullahçı ların yerleştirildiğini ve bunların askerî okullarda ve polis okullarında daha sonra kurmay olduklarını, daha sonra Emniyette iyi yerlere geldiklerini söyledi. Böyle bir sınıf var mı sizin için? Sizin askerî istihbaratınızın olmadığını söylediniz. Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök Bey de böyle söyledi. JİTEM hakkında bilginiz var mı? Bunu sormak istiyorum.

Bir de, şurada, Genelkurmay Başkanı Sayın Hilmi Özkök’ün bir cümlesini aktarmak istiyorum Komisyona ve tutanaklara geçsin diyerek… 

“Biliyorsunuz, cenaze namazlarımıza, şehidimizin cenazesine bile gitmeye bile korkuyorduk. Korkuyorduk efendim, ‘Ne söylenecek, ne yapılacak, astlarımız ne düşünecek, üstlerimiz ne düşünecek?’ diye. Şimdi, bakın, ne kadar değişti. Bizim için o zamanlar çok tuhaf gördükleri şeyler normal hâle getirildi.” diyor. Bunu bir Genelkurmay Başkanı söylüyor, bunları inkâr edemeyiz. Genel olarak, Türk Silahlı Kuvvetleri bizimdir ama bu hatalar da yapılmıştır. Bundan sonra yapılmasın.

Türk Silahlı Kuvvetlerinde kimse takiye yapmasın, herkes inançlarını doğru bir şekilde yaşasın, Türk Silahlı Kuvvetleri de bu noktada hoşgörülü davransın.

Teşekkür ediyorum.

BAŞKAN – Evet, Sayın Koşaner buyurun.

ESKİ GENELKURMAY BAŞKANI SEBAHATTİN IŞIK KOŞANER – Efendim, “Genelkurmay Başkanlığınız teamül gereği mi oldu?” dediniz, onu anlayamadım. Başka nasıl oluyor acaba?

SELÇUK ÖZDAĞ (Manisa) – Siz Jandarma Genel Komutanısınız, sonra Kara Kuvvetleri Komutanı oluyorsunuz, sonra Genelkurmay Başkanı oluyorsunuz. “Bu, teamüllere uygun mu?” diyorum.

ESKİ GENELKURMAY BAŞKANI SEBAHATTİN IŞIK KOŞANER –Efendim, illa Kara Kuvvetlerinden olmak şart değil, Jandarmadan gelmek şart değil. Şartlar nasıl olursa yani öyle olabilir. Ordu komutanlığı yapmak da şart değil. İşte, bakın, şimdi de öyle oluyor; iyice kanun değişti, herkes de olabilir. O zaman öyleydi, şimdi başka türlü oldu. Biz de o sıradan geldik, özel bir şey yok; onu demek istiyorum.

“Özel sınıf kuruldu.” filan, bunları ben bilmiyorum. Bunu niye bana sordunuz? Duydum, ben de okudum onları ama öyle bir şey benim dönemimde söz konusu değil.

“JİTEM nedir, vardır, yoktur; yıllardır bunun münakaşası sürer. Mahkemededir, işte, bir var olur, bir yok olur, bir şey yapar. JİTEM, Jandarma İstihbarat Teşkilatının, bir bölümün kısaltılmı ş, baş harfleri, ismi, malumunuz olduğu gibi. İşte, bir dönem kurulduğu söylendi -yani bizlerden önce olan olaylar- sonra kaldırıldığı söylendi, işte, bazı kişiler ondan suçlandı, mahkemeler devam etti. Sonuç, mahkemenin kararına bakacağız. Ben bir şey bilmiyorum bu konuda, kesin bir şey söyleyemeyeceğim.

BAŞKAN – Peki, teşekkür ediyorum.

Buyurun Sayın Emre.

ZEYNEL EMRE (İstanbul) – Teşekkür ederim.

Şimdi, böyle olunca ben de uzun konuşamayacağım.

Şimdi, bir defa, teşekkür ederim, hoş geldiniz. Hem yaptığınız bugünkü samimi açıklamalar hem de geçmişteki, o gün belki öngörmek zor olmasına rağmen tehlikeyi öngördüğünüzü bugün daha net anlaşılabilmesi açısından da en başta vatandaş olarak size teşekkür ederim. Sizin bugün yaptığınız konuşmada aslında şöyle taşlar bir bir yerine oturdu. Yani siz son sekiz –dokuz yıllık süre içerisinde kritik noktalarda görev yapan ve o zamanki belgelerle, tespitlerle, bu yapıyla ilintili olabileceği tespit edilmiş kişilerin YAŞ kararlarıyla tasfiye edilmesi engellendi ve bununla birlikte de devamında, kumpas davalarıyla, kritik noktalarda görev yapan, önemli pozisyondaki Türk Silahlı Kuvvetleri mensuplarının tasfiye edildiğini, yerine bu yapının elemanlarının yerleştiğini ifade ettiniz. Şimdi, aslında, bu son on yılı bir arada değerlendirdiğimizde, hepsi iç içe yaşanan gelişmeler ve 15 Temmuzun da bir şekilde taşları örülmüş. Fark edilmiş, fark edilmemiş ama örülmüş. Çünkü peşinde 10. Ağır Ceza Mahkemesindeki o yargılamalar başlamadan evvel değişiklik yapılması, mahkeme başkanının değiştirilmesi ve onun hemen öncesine bakıyoruz, bir referandum, 12 Eylül referandumu ve Türkiye’de yargı bağımsızlığı, “Türkiye darbe anayasasından arınıyor.” söylemiyle ortaya çıkan bir söylem ve onunla birlikte de tamamen HSYK’nın ele geçirilmesi, bugüne doğru gelinmesi. Yalnız, tabii, burada şöyle bir şey çıkıyor: Mesela, bugün 15 Temmuz gibi büyük bir tehlikeyi atlattık ülke olarak. Bu bütün darbeler, hepsi elbette ki çok kötü, demokrasiye müdahale ve sonuçları da hakikaten toplum için de çok ağır olmuş, haksız yere içeride yatanlar, işkenceden geçirilenler, toplumun kutuplaşmasına sebebiyet veren olayların temelinin atılması gibi.

Ama 15 Temmuz şunu gösteriyor ki, bir işgal girişimiydi, belki de bir parçalanmaya gidecek bir süreçti. Aslında bu kozmik oda aranmasını da demin ifade ettiniz. Belki de sahip olduğunuz bilgilerin bir kısmını bizimle paylaşabildiniz. Ama o aranmayı da, orayı da düşündüğümüzde, yani direnecek kimse de kalmasın minvalinde de yapılacak , yapılmış işler gibi.

Aslında hepsi planlı, bir oyunun parçası gibi. Burada benim dikkatimi çeken konu: Bu kadar olayı yaşadık el birliğiyle ve geçtiğimiz gün Sayın Başbakan dedi ki: “Ergenekon da vardı, Balyoz da vardı ama sulandırıldı.” dedi. Ama öte yandan siz şunu ifade ettiniz, dediniz ki: “O gün biz bunu fark ettik ve aslında iktidar da… Sayın Başbakanın da imzası var ve bu tutuklu yargılamalarla ilgili bir düzenleme yapılması söz konusuydu.”

ORGENERAL SEBAHATTİN IŞIK KOŞANER – Evet.

ZEKERİYA BİRKAN (Bursa) – “Aslında öyle bir niyeti de vardı ama gelen siyasi tepkiler nedeniyle de vazgeçti bundan.” dedi. Aslında o gün de görülmüş bir şey, bugün de böyle bir söylem var. Tüm hepsini bir arada değerlendirdiğimizde şunu ifade edebilir miyiz aslında: Geçmişten bugüne kadarki gelen, yapılan işlerde, zaman zaman sizler gibi daha fazla ses çıkaran, yani bir vesayet anlamına gelecek şekilde değil ama mesela istifa da demokratik bir tepkidir, gibi tepkiler oldu ve bütün bunlar biliniyordu. Belki de burada bahsetmediğiniz kadar da siz görevdeyken de yaptığınız toplantılarla bu yapının tehlikesi ayan beyan ortadaydı ve göz göre göre bir anlamda geldi diyebilir miyiz bugüne baktığımızda, hepsini bir arada yorumladığımızda? Ya da şöyle mi düşünmek lazım: Belki de siyasetin genel bir kusuru, eksiği olarak da değerlendirebiliriz. Çünkü biz, tabii, iktidarı şöyle eleştiriyoruz: 2002’den itibaren asıl büyümesi öyle gerçekleşti. Şu da bir gerçek tabii: Daha önce de bir varlığı söz konusu. Yani kırk yıllık bir hazırlık sürecinden bahsediyoruz. Ama toplamında baktığımızda, bugüne kadar dinlediğimiz isimler, tanıdıklar, şöyle bir şey ayan beyan ortada zannediyorum: Siyasetçilerin, zafere giden, yani “İktidara giden her yol mubahtır. anlayışı bir bu işte önemli bir şey olmuş.

Yani siyaseten, “Oy alayım, kazanayım, bunları da hoş göreyim.” gibi. 

İkincisi de, demin ifade ettiğim gibi kısmı, izah ettiğim kısmı. Hepsini bir arada yorumladığınızda, sizin gibi ne oranda, ne kadar uyarılar yapıldı ya da bizim şu ana kadar Komisyonda dinlemediğimiz, tespit edemediğimiz herhangi bir bilgi, belge, MGK kararları… 2004’e ilişkin bazı bilgilerimiz var ama onun dışında da farklı böyle, çok aleni tespitler oldu mu?

Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

ORGENERAL SEBAHATTİN IŞIK KOŞANER – Ben teşekkür ederim, sağ olun.

“Göz göre göre geldi.” buyurdunuz. Tabii, biz yalnız askerî kesiminden bahsediyoruz. Bunun yargı kesimi, diğer kamu kurumlarında sızmalar, onlar hepsi ayrı bir hikâye. Orada neler oldu, onu ben bilemem. Ben sadece kendi bölümümden bahsediyorum. Ha, sadece bu mudur bunun sebebi? O da münakaşaya açık. Yani sadece Silahlı Kuvvetlerde böyle bir şeyler oldu, işte, tutuklandılar, yerine adamlar geldi. Ondan mı oldu bu iş sadece, onu bilemem, bilemeyiz.

Siyasilerin göz yumması gibi bir şey söylediniz. Ben böyle bir şey demedim. Aman yanlış anlaşılmasın. Bizim görevimiz, askerî terbiye muvacehesinde, yetkili makamlarımıza -ki bu yetkili makamlarımız tabii ki Başbakanımız ve Cumhurbaşkanımız, Adalet Bakanımız, Millî Savunma Bakanımız vesaire- onlara bunları bıkmadan, usanmadan, inatla anlatmak idi, anlattığımı zannediyorum. Karar tabii ki kendilerinindir. Şimdi, “Neden böyle yapmadınız?” diyecek hâlimiz yok. Sadece anlattığımı ve iyi izah ettiğimi düşünüyorum. Ben bunu söylemek istedim. Yoksa tabii ki Hükûmetin kararı kendisine aittir. Onu da tenkit etmek gibi bir durumumuz yok efendim.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Sayın Tanrıkulu, buyurun.

MUSTAFA SEZGİN TANRIKULU (İstanbul) – Sayın Koşaner hoş geldiniz, teşekkür ediyorum.

ORGENERAL SEBAHATTİN IŞIK KOŞANER – Sağ olun.

MUSTAFA SEZGİN TANRIKULU (İstanbul) – Geçenlerde, önceki Genelkurmay Başkanımızı dinledik burada. 2004 yılında bir Millî Güvenlik Kurulu kararı var. O Millî Güvenlik Kurulu kararı öncesinde de, dün, haziran ayında bir Millî Güvenlik Kurulu olmuş 2004’te. Sonra, 24 Ağustos 2004 tarihli Millî Güvenlik Kurulu toplantısında da bu cemaat yapılanmasıyla ilgili olarak bir tavsiye kararı alınmış. Bunda Hükûmet üyelerinin de imzası var. Fakat ondan önce, öğrendik ki, haziran ayı toplantısında ise, hem Millî İstihbarat Teşkilatı -bunları dün görebildik biz, gazeteci Nedim Şener sundu buraya hem de Genelkurmay Başkanlığı bir sunum yapmış Millî Güvenlik Kurulunda. O sunumda da gerçekten de ayrıntılı yani, şu anda aslında ta 2004’ten beri bu yapılanmanın hedefleri, nasıl örgütlendiği yurt içi ve yurt dışında çok çarpıcı bir biçimde ortaya konmuş burada Genelkurmay Başkanlığı tarafından ve Millî İstihbarat Teşkilatı tarafından. Sizin Genelkurmay Başkanı olduğunuz dönemlerde veya Millî Güvenlik Kurulu üyesi olduğunuz dönemlerde bu uyarılar, bu şekilde, sunumlarla hiç yapıldı mı? Bunu öğrenmek istiyorum.

ORGENERAL SEBAHATTİN IŞIK KOŞANER – Bunu hatırlamıyorum efendim, doğruyu söyleyeyim.

MUSTAFA SEZGİN TANRIKULU (İstanbul) – 2004 yılında olmuş. Belki o zaman…

ORGENERAL SEBAHATTİN IŞIK KOŞANER – Onu hatırlamıyorum, hiç hatırlamıyorum. Ben o zaman daha Şura’ya giremiyordum.

MUSTAFA SEZGİN TANRIKULU (İstanbul) – Biz de dün öğrendik bunu, yani böyle bir sunum yapıldığını. Sizin Genelkurmay Başkanlığı yaptığınız dönemde?

ORGENERAL SEBAHATTİN IŞIK KOŞANER – Hayır, olmadı öyle bir şey, hatırlamıyorum.

MUSTAFA SEZGİN TANRIKULU (İstanbul) – Bir de şunu soracağım, bu da benim kişisel merakım, şöyle: Silah arkadaşlarınız çok vahim bir biçimde gözaltına alındılar, önleri kesildi.

ORGENERAL SEBAHATTİN IŞIK KOŞANER – Evet.

MUSTAFA SEZGİN TANRIKULU (İstanbul) – Bugün bütün bunların kumpas olduğunu Hükûmet de kabul ediyor. Hatta “kumpas” lafının mucidi de dönemin Başbakan Yardımcısı, yani kendisi ifade etti. Fakat o dönem Başbakan çok açıkça bu davalar bakımından “Ben bu davanın savcısıyım.” dedi, yani “Kumpas, Ergenekon davalarının savcısı benim.” dedi, yani bütün bu iddiaların arkasında durdu. Bu tartışmalar Millî Güvenlik Kurulunda yapıldı mı?

ORGENERAL SEBAHATTİN IŞIK KOŞANER – Hatırlamıyorum. Millî Güvenlik Kurulunda konuşulanları da anlatmak yetkimiz yok, biliyorsunuz. Ben öyle bir şey hatırlamıyorum efendim.

MUSTAFA SEZGİN TANRIKULU (İstanbul) – Peki efendim. Teşekkür ederim.

ORGENERAL SEBAHATTİN IŞIK KOŞANER – Sağ olun.

BAŞKAN – Teşekkür ediyorum.

Devam edecek...

Ek Bilgi

  • Facebook Yorum:
    Share on Myspace
Okunma 7032 defa

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile